Tarih: 9 Ekim 2008 Kaynak: Referans Yazan: Seyfettin Gürsel
Geçen hafta "1930 farklıydı" diye yazmıştım. Ardından tüm dünyada borsalar adeta göçtüler. 1930'un hayaleti daha fazla konuşulur oldu. Bu arada Türkiye de finans kanalından beklenen darbeyi yedi. Türk Lirası bir hafta içinde yüzde 10'dan fazla değer yitirdi. "1930 farklıydı" derken yanıldım mı? Kısaca yanıtlayıp sözü Türkiye'ye getirelim ve bir kriz ajandası oluşturmaya çalışalım. Hayır, 1930 konusunda göçen borsalara rağmen yanıldığımı sanmıyorum. 1930'un ayırt edici, aynı zamanda da yıkıcı özelliğinin büyük oranlı deflasyon olduğunu bir kez daha tekrarlayayım. Deflasyonla başlayan finansal varlıkların aşırı değer kaybı, banka iflaslarıyla küçülen reel para arzı, toplam talepte meydana gelen büyük düşüşler ve nihayet bu süreçlerin birbirini beslemesiyle şiddeti artan depresyon-deflasyon dalgası 1930-33 dönemini sanayileşmiş ülkeler için yüzde 20'leri aşan işsizlik oranlarıyla sefalete sürüklenen çiftçileriyle kâbusa dönüştürmüştü. Bugün deflasyon-depresyon sarmalını oluşturan unsurlardan yalnızca finansal varlıkların çöküşü 1930 ile karşılaştırılabilir. Yaygın banka iflasları, deflasyon ve talepte şiddetli daralma söz konusu değil.
"Bugün için böyle ama yarın 1930 türü bir deflasyon-depresyon dalgasının yaşanmayacağı ne malum?" diye sorabilirsiniz. Bu soru doğrusu anlamlılığını giderek daha fazla hak ediyor. Ama ben yine de böyle bir dalganın yaşanmayacağına inanıyorum. Bu güveni nereden buluyorum derseniz, yanıtım basit: Çünkü 1930'u yaratan banka iflaslarına, ilerde enflasyon bedeli ne olursa olsun, izin verilmeyecek. 850 milyarlık Amerikan planı, merkez bankalarının çuvalla saçtıkları paralar, mevduat garantileri, devletleştirmeler, tüm bu önlemlerin elbette ilerde bir bedeli olacak. Ama bugün tek bir hedef var: Zincirleme banka iflaslarını engellemek. Sonuç olarak küresel ekonomi ile ilgili beklentimi, sıfıra yönelen ama deflasyona dönüşmeyen bir enflasyon ile bir iki yıl sürecek ama sınırlı bir durgunluk şeklinde özetleyebilirim.
Ekonomi yönetimi bu makro çerçeveyi dikkate alan bir kriz ajandasını acilen hazırlamak zorunda. Bu çalkantılı dönemde Türkiye ekonomisinin başlıca iki sorunu olacak: Durgunluk ve enflasyon. Türkiye ekonomisi bağlamında durgunluğu çok düşük büyüme olarak kabul ediyorum. Talep yönünden varolan düşük büyümeyi daralan ihracat olanakları, azalan tüketici ve yatırımcı güveni 1-2 puan daha düşürecek. Bu darbeye bir de küresel finans krizi nedeniyle arz yönünden kredi tayınlaması ve yükselen faizler eklenecek.
Bu koşullarda para politikası ile maliye politikasının zor ikilemlerle karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz. Durgunluk TCMB'yi faiz indirimine yöneltirken kur şokunun yarattığı enflasyonist tehdit faizi tutmayı gerektiriyor. Bu ikilemde seçim kur şokunu sınırlamaya yönelik olmalı. Çünkü kur şoku ve yaratacağı enflasyon durgunluğu daha beter yapar. Ama buradan katiyen faiz indirilmemeli anlamı çıkartılmamalı. Eğer düşmekte olan enerji ve emtia fiyatları ile talep yetersizliği enflasyon beklentilerini aşağıya bastırırsa, para politikasını gereksiz ölçüde sıkılaştırmamak için faiz indirmek gerekecektir.
Durgunlukla mücadeleyi maliye politikası, yani hükümet üstlenmek zorunda. Bir kere düşen büyümeyle birlikte düşecek kamu gelirlerinin bütçe açığını artırmasına izin vermek gerekiyor. Buna karşılık harcamaların genel düzeyini artırmadan, çünkü böyle bir yaklaşım borç oranını ve beklentileri olumsuz etkileyecektir, kamu harcamalarını sosyal güvenlik, fiyat desteği, savunma gibi üretken olmayan harcamalardan, üretim maliyetlerini düşürecek, verimliliği artıracak üretken harcamalara kaydırmak gerekiyor. Somut olarak devletin parasını istihdam vergilerini düşürmek, eğitimi ve teknolojik yenilikleri desteklemek için harcamak gerekiyor. Tabii bu tür harcamaları oya tahvil etmenin zorluklarını bile bile...






